28 Mart 2014 Cuma

Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

27 Mart 2014 Perşembe

DÖRT YAPRAKLI YONCA

Bugün arkadaşım Nesligül Yazıcı'nın sudaki renkler* bloğundaki bir yazısını okudum.Çok kısa ve net bir yazıydı.Öncelikle sizinle bunu paylaşmak istedim.'Şans getirdiğine inanılan dört yapraklı yonca 'nın bir hastane odasının kapısındaki anlamı ''hasta'nın düşme riski var '''.Hastanede çalıştığım dönemde belki bu yoncayla defalarca karşılaşmıştım fakat hiç bu açıdan düşünmemiştim.Oysa ki yonca, sosyal hayatımda şans, iş hayatımda ise bir uyarı idi.

Nesligül'ün satırlarını okurken zihnimde "Kim bilir daha neleri yanlış yorumladık ve neleri anlamadan sadece bakıp geçtik?" gibi sorular geçti.

Zaman zaman ilişkilerimiz de bile bu yanılgıya düşüyoruz.Anlatılmak isteneni anlamıyoruz ve anlamadığımızı da sormuyoruz.Soruları kendimize soruyoruz;asla doğru cevabı alamayacağımızı bile bile.Doğru ya da yanlış anladığımız kadarıyla devam ediyoruz.Kimi zaman da 'ben gördüğüme ve duyduğuma inanırım' diyoruz.Kendimize yanılma, karşımızdakine ise doğruyu anlatma şansı vermiyoruz.





*http://sudakirenkler.blogspot.com.tr/

25 Mart 2014 Salı

MUTLU HİSSETMENİN BİLİMSEL FORMÜLÜ


Mutlu olmanın bilimsel açıdan kanıtlanmış 12 yolu
Gerçekten mutlu hissetmenin bilimsel bir formülü olduğunu biliyor muydunuz? Araştırmalar; mutluluğun yolunun küçük değişikliklerden geçtiğini gösteriyor
Dünyanın dört bir yanında yapılan bilimsel araştırmalar; mutluluğun formülünü bulmaya çalışıyor. Son yıllarda mutluluk, yaşama sevinci ve pozitif olma konularına sıkça eğilen bilim adamları, ortaya hayatı güzelleştirecek öneriler çıkardı. İşte o öneriler...

YARDIMSEVER OLUN
Psychological Bulletin'de yayınlanan araştırmaya göre; kendiniz için değil de, başka insanlar için para harcamak, size kendinizi daha iyi hissettirecek. En mutlu insanların, en büyük vericiler olduğunu ortaya koyan araştırmaya göre; bağış yaparak ve başkalarına para vererek mutluluğu yakalayabilirsiniz.

BOL BOL ŞÜKREDİN
Pennsylvania Üniversitesi'nden Profesör Martin Seligman; her gece onları mutlu eden üç iyi şeyi akıllarından geçiren insanların, diğerlerinden daha mutlu olduğunu kanıtladı. Sizi mutlu eden şeylerin önemli olması da gerekmez; eşinizin, sevdiğiniz tatlıyı almayı hatırlaması bile şükretmeniz için yeterli.

YENİ BİR ŞEY DENEYİN
Çalışmalar; maceraya katılan, yeni deneyimler yaşayan ve rutinlerini değiştiren insanların daha mutlu olduğunu ortaya çıkardı. Yeni şeyler denemek, beyin dalgalarını da uyarıyor.

HEDEFLER BELİRLEYİN
Psikolog Jonathan Freedman, kendilerine kısa veya uzun vadeli hedefler koyanların, koymayanlara göre daha mutlu olduğunu iddia ediyor. Wisconsin Üniversitesi'nden Richard Davidson, "Bir amaç doğrultusunda çalışmak, olumlu duyguları devreye sokar" diyor.

TARAFSIZ OLUN
'Ultimate Happiness Prescription' adlı kitabın yazarı Dr. Deepak Chopra; mutlu olmak ve aydınlanmak için tarafsız olmak gerektiğini söylüyor. Chopra, "Eğer kendi bakış açınızı savunmayı bırakırsanız, enerjinizin yüzde 99'unu tasarruf edersiniz ve çok daha mutlu olursunuz" diyor.

İNANÇLI OLUN
Yapılan yeni çalışmalara göre; inançlı insanlar, olmayanlara göre hayatlarından çok daha memnun ve daha mutlu. Doç. Bruce Headey'in, Melbourne Üniversitesi'nde yaptığı 25 yılık araştırmanın sonucunda; inançlı insanların, kariyer endişesinden kaçındıkları ve duygusal açıdan daha istikrarlı oldukları ortaya çıktı.

EN AZ ALTI SAAT UYUYUN
İngiltere'de yapılan bir çalışma; günde en az 6 saat 15 dakika kesintisiz uyumanın, insanları mutlu ettiğini gözler önüne serdi.

10 İYİ ARKADAŞ EDİNİN
Nottingham Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırma; en az 10 iyi arkadaşa sahip olduğunu söyleyen yetişkinlerin, beş veya daha az yakın arkadaşa sahip olanlardan daha mutlu olduğunu ortaya koydu. Çalışmaya göre; daha mutlu hissetmek için, arkadaş çevremizi genişletmemiz gerekiyor.

SIK SIK GÜLÜMSEYİN
Gülümsemek ve mutluymuş gibi davranmak, gerçekten üzgün olduğunuzda kendinizi daha iyi hissetmenize neden oluyor. Birçok araştırmaya göre; sadece gülümseme hareketi bile, insanların kendilerini daha mutlu hissetmelerine sebep oluyor.

ROMANTİZM ÖNEMLİ
İlişkilerin, mutluluk üzerinde büyük bir etkisi var. Biliminsanlarının Cornell Üniversitesi'nin yaptığı araştırmaya göre; ilişkisi olan insanlar; olmayanlara göre daha mutlu.

İŞE YAKIN OTURUN
İngiltere'de yapılan son araştımalarda ise; iş yerine 20 dakika mesafede oturan kişilerin, daha mutlu olduğu iddia ediliyor. Her gün kat edilen yolun uzunluğu; sağlığı ve formda kalmayı doğrudan etkiliyor.

DAHA FAZLA MAVİ

Sussex Üniversitesi araştırmacıları; mavi rengin stresi yok ettiğini, mutluluğu artırdığını ve özgüveni geliştirdiğini tespit etti. Çalışmaya göre; çevrelerinde mavi rengi görenler, kendilerini daha mutlu hissediyor. İngiliz Daily Mail gazetesinde yayınlanan bir araştırmaya göre de; mavi sevgisi, atalarımıza kadar uzanıyor. Özellikle akşam saatlerinde mavi renkle iç içe olmak kişiyi çok daha mutlu ediyor.

18 Mart 2014 Salı

HEDEFİMİZİ BELİRLERKEN...


    Her gün yeni bir güne başlar ve yeni anlara “merhaba” deriz. Her başlayan yeni günde, hepimizin farklı beklentileri, hevesleri ve hedefleri bulunmaktadır. Zaman zaman hayatla bir hesaplaşma içine gireriz. Bizden neleri aldı, neler getirdi, diye... Umduklarımızın ne kadarını bulduk ya da bulduklarımızın ne kadarı ile yetindik? Her şey şöyle dursun önümüzde bizi bekleyen yeniliklerle dolu koca bir ömür var. Şu andan sonra ona karşı sorumluluklarımız da var.

Yeni iş planları,
Yeni hedefler,

Yeni alınacakların listesi,

Yeni ilişkiler,
Yeniden şekil vermek istediğiniz her şey sizi bekler.

     Kendinize biraz vakit ayırarak yapmak istediklerinizi listeleyin. Bunların içinden birini seçin. Fakat seçtiğiniz sizi en çok etkileyen, heyecanlandıran, ona ulaştığınızda mutlu olacağınız hatta hayalini kurabileceğiniz bir tercih olsun. Bu ilk seçeneğin yanında alternatif hedefleriniz de olsun. Çünkü hedeflerdir insanı hayatta bir başarıdan diğer başarıya götüren. Geçmişte ulaşamadığınız hedefleriniz düşündürmesin sizi. Ulaştıklarınızı düşünerek çıkın bu yola. Onlar sizlerin kimi zaman enerjisi kimi zaman motivasyon kaynağı olacaktır. Hedeflerimizi belirlerken nelere dikkat etmemiz gerektiğini, gerçek bir hedefin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini bilirsek çıktığımız yolculuğu başarıyla tamamlama şansımız da yüksek olacaktır. Hedefimizi belirlerken öncelikle içimizdeki nedeni keşfetmemiz gerekecektir. Ve kendimize “Ne için?” sorusunu sormalıyız. İsteklerimizin altında yatan asıl nedeni bulduğumuzda ise hedefimize daha çok bağlanır ve ilerleriz.
     İnsanoğlu, isteklerinin yaratacağı duyguya sahip olmak ister. Bizler de bir şey isterken duygularımızı sorgulayarak, istediğimiz şeyin bizde yaratacağı etkiyi düşünerek istemeliyiz. Çünkü herkesin içsel sebebi kendisi için önemlidir ve diğer insanlardan farklıdır. Hedefimizi, istek ve arzularımız ile karıştırmamalıyız. İsteklerimiz ne zaman ki hedef haline gelirse işte o zaman bir düş olmaktan çıkar, gerçekleşmeye başlar. Tam da bu noktada hayaller gerçeğe dönüşür yavaş yavaş...

    İç sesimize kulak vererek isteklerimizi hedef cümlemiz haline getirdiysek eğer bundan sonrası daha eğlenceli olacaktır.
      Peki, bu hedef cümle nasıl olmalıdır? Öncelikle pozitif bir dil kullanarak belirlenmelidir. Düşündüğümüz zaman bizi heyecanlandırmalı ve teşvik etmeli. Aklımızda tutabileceğimiz kolaylıkta olmalıdır. Çünkü gün içinde bu cümleyi kendimize hatırlatmalıyız. Belirli bir süre içermelidir ve ölçülebilir olmalıdır. İdeal süre 12 haftadır. Bu süre bir hedefe ulaşmak için yeterlidir. Hedefimize ulaşacağımız bu yolda hep bir adım ilerisine gereksinim duyarız ve inandığımız kadar ilerleyebiliriz.

14 Mart 2014 Cuma

SAĞLIKLI BİR PAYLAŞIM



   Sağlıklı ve kaliteli yaşam adına bir çok şey yazılıyor, söyleniyor.Gerçekten de mutlu bir yaşam için klişe bir cümle olsa da söylemeden geçemeyeceğim “Her şeyin başı sağlık.” Bunu hepimiz sıkça duyar ve dile getiririz fakat istikrar konusunda hala eksik olan bir şeyler var.Aslında  nelerden ya da kimlerden destek olacağımızı bilmemiz, işimizi % 50 kolaylaştırmaktadır.Bu konuyla ilgili olarak okuduğum bir Mehmet Öz röportajını sizlerle paylaşmak istedim.

“Mehmet, senin seyircileri elçi gibi kullanmak fikrin çok güzel. Bugün sağlık riskleri olsun, kanserden korunma tarzı beslenme olsun, kişilere anlattıklarımız kısa bir süre uygulanıyor ve ondan sonrada yavaş yavaş unutuluyor. Bu nedenle ben ‘Sağlık Koçluğu’nun veya başka bir deyişle ‘Sağlık Yönetimi’nin çok önemli olduğuna inanıyorum. Nasıl şirketlerin yöneticileri varsa, kişilerin de sağlıklarının bir yönetici doktoru olmalı ve bu doktor kişiye özel bir program içinde, kişiyi yönlendirmeli, programlamalı. Bu uygulamadan programdan yararlanan kişiler kısa sürede bunun büyük faydasını görüyorlar. Bugün artık kişilerle doktorların el ele, sağlığı yöneteceği bir tıp anlayışı başladı, bundan yararlanan yıllar kazanıyor. Tabii dediğin gibi, bu kişiler de bunu kendi yakınları, sevdikleri ile paylaşmalı, onlara yol göstermeli.”
*  *  *
“Hasan bu hepimizin sorunu, bugün aynı problem Amerika’da da var. Kişiler önce büyük bir şevkle gelip, dinleyip, senin önerdiklerini uygulamaya başlıyorlar, kısa bir süre sonra konuşulanlar unutuluyor, kendi yanlışlarına veya eksiklerine devam etmeye başlıyorlar. Dediğin gibi anlaşılır ve uygulanabilir bir şekilde kişilerin sağlığının yönetileceği, bir ‘Sağlık Yönetimi’, ‘Sağlık Koçluğu’ programı hakikaten sağlığını korumak, hastalık risklerinle mücadele etmek isteyen kişilerin en büyük yardımcısı aslında.”

11 Mart 2014 Salı

Dengeli Beslenmenin Kuralları

Yaz mevsimine hazırlıkların başladığı şu aylarda, beslenme konusu herkesi yakından ilgilendirmektedir.Bunun için  faydalı olacağını düşündüğüm bazı dengeli beslenme önerilerini sizlerle paylaşmak istedim.
 
 1- Hayatınızda akılcı bir beslenme rejimi her zaman olmalı. Kilo vermeyi ertelemeyin. Eğer hızla kilo veremediyseniz, hayal kırıklığına uğramayın. Keza çok çabuk kilo kaybederseniz, yeme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz imkansız. Herhangi bir tatlıyı yemeden veya bisküvi paketini açmadan önce kendinize sorun, "Ben gerçekten aç mıyım" eğer cevabınız olumluysa, on dakika bekleyin ve bu soruyu tekrar sorun.

 2- Yiyeceklerinizi haftalık olarak planlayın. Böylece alışveriş yaparken, abur cubur satın almaktan kurtulabilirsiniz. Asla süpermarkete aç gitmeyin. Eğer insanlar tok karnına alışverişe giderlerse, besin değeri daha yüksek yiyecekler alıyorlar. Abur cuburdan da uzak duruyorlar.

 3- Daha hareketli olabilmek için hayatınızda, beslenme rejiminizde değişiklik yapmaktan kaçınmayın.

 4- Bir günlük tutun. Hem ne yediğinizi, hem de ruh halinizi kaydedin. Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... sürelerle devam eder. Daima geriye dönüp kendinizi kontrol edin..

 5- Hiçbir zaman neden kilo vermek istediğinizi unutmayın. Sıkıldığınızda veya diyet yapmaktan yorulduğunuzda eski fotoğraflarınıza göz atın. Ve her verdiğiniz kiloda kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlayın. Değişimin zamanla ve sabırla olacağını hep aklınızın bir köşesinde bulundurun.

 6- Geçmişi değiştiremeyebiliriz ama gelecek için şansımızı deneyebiliriz.

 7- Eğer istemediğiniz halde yemek yiyorsanız, bir dakika sonra kendinizi kontrol altına alabilirsiniz. İradeyi kullanmak, dakikalarla başlar, saatlik, günlük, haftalık, aylık... sürelerle devam eder.

 8- Yeryüzündeki hiçbir yiyecek, sizin kendinizi zayıf hissetmenizden daha lezzetli olamaz.

 9- Artık biliyorum ki, doğru seçimler yaparsam, zayıflayabilirim. Her an şu soruyu soruyorum: "Buna ihtiyacım var mı, gerçekten onu yemeyi istiyor muyum?

 10- Eğer yemek yemek istemiyorsanız, yemek yiyebileceğiniz bir yere gitmeyin.

 11- Sosyal zorunluluk olarak, bir partiye gidiyorsunuz, ne yiyeceğinizi de planlayın.

 12- Eğer bir açık büfe ile yüz yüze iseniz, hemen salata bölümüne gidin ve tabağınızı salatayla doldurun. İkinci kez gittiğinizde kendinizi tok hissedeceksiniz ve daha fazla kontrol edebileceksiniz.

 13- Her zaman ölçülü olun. Porsiyonlarınız küçük olsun.

 14- Bol sebze, az yağ, bardak bardak su... .

 15- Yemeğe başlamadan önce bir bardak su için ve bu sırada düşünün, "Şu anda yemek yiyorum ama hedeflediğim kilodan uzaklaşıyorum." Kendi kendinizle yapacağınız tartışmalar işe yarayacak.

 16-Bilinçli bir şekilde yemek yiyin. Yavaş olun. Ağzınıza götürdüğünüz her lokmaya dikkat edin.

 17- Her yemekten sonra dişleriniz fırçalayın. Ağzınızdaki temizlik duygusu sizin bir kaç saat acıkmanızı engelliyor.

 18- Öğünlerinizde lifli ve karbonhidrat çeşitliliği yüksek ürünleri tercih etmeye çalışınız. Yemeklerinizde kolesterolü yüksek ve tuzlu gıdaları kullanmaktan kaçınınız.

 19- Uyumadan önce yemek yemekten kaçınınız. Özellikle, uyumadan 4 saat öncesine kadar son öğününüzü yemelisiniz.

 20- Günlük yemek alışkanlıklarınız 3 ana ve 3 ara öğün üzerine kurulmalıdır. Öğünlerin arasındaki süre kısa ve öğünlerin yoğunlukları da az olmalıdır. Hemen her öğünün sonunda küçük bir meyve parçasının uzun sürede faydası olacaktır.

 21- Vücudun su dengesi korunmalıdır. Bu bakımdan gün içinde yaklaşık 2-3 litre arası su tüketmek yararlı olacaktır.